Bu ay ki oyunun içinde bir oyun vardı. Tekerleme değil gerçek. "Oyunun oyunu" hem oyunun ismini hem de konusunu anlatmakta. Bir oyunun provalarının ve gerçek oyun esnasında sahne arkasında yaşananların anlatıldığı çok keyifli bir oyun. İsmi ve konusu gibi beyin jimnastiği yaptıran gülme garantili bir oyun.
İngiliz yazar Michael Frayn'ın ilk defa 1982 yılında sahnelediği ve ülkemizde de birçok değerli tiyatro ustasının sahnelediği oyun Fars yada vodvil tarzı oyunların bir örneğidir. Komedinin bir alt türü olarak fars türü oyunlar herhangi bir hiciv olmadan sadece güldürmeyi amaçlarken matematiksel bir kurgu içerirler. Orjinal ismi "Noices Off" olan oyunun dilimize "Oyunun Oyunu" olarak çevrilmesinin sebebi de budur. İBB Şehir Tiyatroları tarafında ilk defa bu sezon sahnelenen oyunu bu ay Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izleyebilirsiniz.
İki perdenden oluşan oyunda üç bölüm yer almakta. İlk perde ve birinci bölümde, bir oyunun teknik provasın yada kostümlü provasının yapılması anlatılmakta. Oyunun yönetmeni seyircilerin arasında dolaşarak provayı yönetmekte. Bu bile oyuna ilgiyi daha fazla artırmakta.
İkinci perde ise iki farklı bölüm var. İlki provası yapılan oyunun ilk gösterimi sırasında kulisten yaşananları anlatıyor. Bu bölümü anlamak için ilk perdeyi çok dikkatli izlemek ve hatırlamak gerekiyor. Bir oyun esnasında arkada neler olup bitebileceğini beyin damarlarınızı zonklatacak kadar güzel anlatılıyor. Oyunun temposu o kadar yüksek ki takip etmekte zorlanabilirsiniz. İşin matematiği de burada zaten. Bir önceki perdede yaşananları hatırlamanız ve ilişkilendirmeniz gerekmekte. bu bölümde biraz yorulduğunuzu ve oyundan koptuğunu hissedebilirsiniz.
Son bölümde ise oyunun sahnelendiği bir turnede yaşanan aksiliklerin oyuna olan etkisi çok komik bir dil ile anlatılmakta.
Dekor oyunun teması olan kapılardan oluşuyor. Öyle işlevsel kullanılmış ki kapıların açılığ kapanması oyunun hızı ile orantılı. Oyuncuların temposu takdiri hakediyor. bu kadar karışık bir oyunu hatasız oynamaları ayakta alkışlanacak bir performans.
Endülüslü filozof İbn-i Tufeyl'in romanı Hayy Bir Yakzan'dan uyarlanan müzikal çocuk oyunu Hayy'ın galasına kızım Hüsna ile katıldım. Endülüs'e olan hayranlığımdan dolayı uzun yıllar önce okuduğum romanın oyununu kızımla beraber izlemek oldukça heyecanlandırdı beni.
Hayy Bir Yakzan, Daniel Defoe'un Robinson Crusoe romanına ilham olmuş hatta Avrupa'nın aydınlama çağında bir çok düşünürü de etkilemiş bir eserdir.
Hayy, ülkesinde zalim bir yöneticinin zulmünden kaçabilmek için annesi tarafından sepetin içine bırakılarak denize bırakılan bir çocuktur. Issız bir adada bir ceylanın evlat edinmesi ile hayata tutunur. Bebeklik evresi bitip artık düşünme çağına geldiğinde diğer hayvanlarda farkı olduğunu idrak etmeye başlar. Akabinden gelişen olaylarla Allah bilincine akıl ile ulaşabileceğini savunur.
Oyun bu kurgu üzerine çocukların anlayabileceği bir şekilde düzenlenmiş. Oyunun yönetmeni Tiyatro Greyfurt'tan Mehmet Emin İnci. Diriliş Ertuğrul dizisini izleyenler bilirler. Halep Emiri'ni canlandıran oyuncudur kendisi. Tiyatro Greyfurt Akif, Menan Cinleri gibi başarılı tiyotro oyunları sahneleyen bir ekip. İlk defa gerçekleştirdikleri çocuk oyunu ile başarılı bir çalışma ortaya koydular.
Projenin sahibi ise Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun eşi Sare Davutoğlu'nun da yönetim kurulunda yer aldığı Meridyen Derneği. Sosyal bilimler üzerine proje üretmeyi hedefleyen dernek bu çocuk oyunu projesini de "Kıyıya vuran tüm çocuklara" slogonı ile Suriye'de savaştan kaçıp denizde can veren çocuklara adamış.
Son olarak çalıştığım firma Albaraka Türk'ün böyle güzel bir projeye sponsor olmasında duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum. Bir dönem Avrupa'ya ilham olmuş öz kültürümüzü tekrar keşfetip yeni cevherler çıkartıyor olmamız çok güzel. Çok daha güzel çalışmaların olacağına inanıyorum.
Hayy müzikal çocuk oyununu aşağıdaki gösterim yerlerinde ücretsiz izleyebilirsiniz.
Anadolu Yakası Gösterim Yerleri:
16.01.2016 Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi 12:00
30.01.2016 Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi 12:00
31.01.2016 Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi 12:00
Avrupa Yakası Gösterim Yerleri:
23.01.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
24.01.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
28.01.2016 Bağcılar Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Kültür Merkezi 12:00
29.01.2016 Bağcılar Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Kültür Merkezi 12:00
04.02.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
05.02.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
06.02.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
07.02.2016 Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi 12:00
2015 tiyatro sezonunun açılışını İstanbul Efendisi oyunu ile açtık. Methini çok duymama rağmen bir türlü gidememiştim. Şehir Tiyatrolarında 2008 yılından beri kapalı gişe oynayan oyunu Ümraniye Sahnesi'nde görünce tiyatro grubumuzla günler öncesinden yerimizi ayırmıştık.
Dekor ve kostüm dallarında bir çok ödül alan oyun perde açılır açılmaz bu ödüller ne kadar hak ettiğini ispatlarcasına etkiliyici bir başlangıç yapmakta. Nerdeyse tüm oyuncuların toplu olarak dans ettiği sahne oyunda dinleyeceğimiz güzel müziklerin habercisi gibiydi.
Oyunun yazarı Türk tiyatrosunun kurucularından ve en ünlü oyun yazarlarından Musahipzade Celâl. II. Mahmut döneminin valisi ve belediye başkanı konumundaki Kadı Halet Efendi'nin hayatından esinlenerek 1913 yılında yazdığı oyunda günümüzde olduğu gibi o dönemde de geçmişe ışık tutmukta. Modernleşirken geçmişten kopmamak gerektiğini savunan Musahipzade Celâl bir röportajında tarih perdesi altında unutulmaya mahkum olan geçmiş varlığımızın güzel ve çirkin safhalarını sahnede canlandırmak istedim der.
Oyunun yönetmeni ise tiyatronun duayen isimlerinden Engin Alkan. Oyunda uzun yıllar başroldeki Savleti Efendi'yi oynadıktan sonra bu yıl Tankut Yıldız'a bu görevi devretmiş. Engin Alkan'la karşılaştırm imkanım olmadı ancak genç oyuncu, oyun boyunca izleyiciden büyük destek aldı. Özellikle seyirci ile girdiği diyaloglarla seyirciye büyük keyif verdi.
Oyun hakkında daha önce duyduğum övgülerde Güldür Güldür Show'dan Şevket rolü tanıdığımız Çağlar Çorumlu öne çıkmaktaydı. Savleti Efendi'nin hafiften deli oğlu İrfan rolü için onun yerine gelen oyuncu ise en sönük olanıydı.
Menteş Ağa yada Mimi Ağa rolü ile Zaer Kırşan ise en dikkat çekenler oyuncular arasında. Özellikle İrfan'la girdiği işaretlerle anlatma sahnesinde yengeç tiplemesi harikaydı.
Son olarak oyundaki müziklere değinmek istiyorum. Her bir tek başına insanı mest ederken oyuncuların dansları ile farklı bir atmosfere taşımakta. Bir kere izlemekle yetinilmeyecek kadar güzel bir oyun olan İstanbul Efendisi'ne şimdiden yerinizi ayırtmanızı tavsiye ederim.
Yazan: Musahipzade CelâlL
Yöneten: Engin Alkan
Süre: 2 saat 45 dk. 2 Perde
2015'te her ay bir oyun hedefi ile Ocak ayı için seçtiğim oyun ise Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Terzi . Bu oyunu seçerken beni etkileyen tanıtım yazısında vurgulanan absürt tiyatro (saçma tiyatrosu) biçeminin dünyadaki en önemli örneklerinden biri kabul edilmesi oldu. Oyunun yazarı Polonya'lı Slavomir Mrozek. Hayatının büyük bir kısmını sürgünde geçiren yazar bir çok ülkede yaşamak zorunda kalır. İtalya, Fransa, ABD hatta Meksika.
Politik ve sosyal eleştirisi olan bir oyun. Oyunun konusu ülkesiz bir yazara uygun olarak belirsiz bir zamanda ve coğrafyada geçmekte. Yani her ülkede ve dönemde yaşanan bir durum olarak düşünmek gerek. Ülkeleri yöneten idareciler olsa bile onlara yön veren hatta kurgulayan bir gücün var olduğu oyunda anlatılmak istenmekte. Diktiği elbiselerle insana şekil veren Terzi rolü ile bu güç oyunda yansıtılıyor. Yönetmen Ragıp Yavuz, oyunda sembolize edilen Terzi rolünün günümüz coğrafyasında ki etkilerini sorgularken şu soruyo soruyor. "Latin Amerika halklarının bir dili yok muydu ki bugün İspanyolca yada Portekizce konuşuyorlar ? Kuzey Afrika halkları niçin çok iyi Fransızca bilir ?" Kabul etmeliyiz ki yaşamımızda her zaman terziler olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu eleştiriyi sadece yönetimsel olarak değil toplumsal olarak anlamak gerek. Oyunun bir yerinde Terzinin söylediği " Evet, moda bizi yönetiyor. Ama moda nedir ? Herkes, hem herkesin giydiğini, hem de kimsede olmayanı giymek istiyor." repliği ile bunu çok güzel ifade ediyor. İş yerlerinde de aynı duyguları yaşamıyor muyuz ? Bizi giydirilen bir rolü oynuyoruz sadece.
***
Yazan: SLAWOMİR MROZEK
Çeviren: NEŞE TALUY YÜCE
Yöneten: RAGIP YAVUZ
Sahne Tasarımı: BARIŞ DİNÇEL
Kostüm Tasarımı: AYŞEN AKTENGİZ
Işık Tasarımı: MUSTAFA TÜRKOĞLU
Koreografi: YASEMİN GEZGİN
Efekt: ERSİN AŞAR
Süre: 1 SAAT 40 DAKIKA
OYUNCULAR
AHMET SARAÇOĞLU,
CAN BAŞAK,
CAN TARAKÇI,
ÇİMEN TURUNÇ BATURALP,
EMRAH DERVİŞ SOYLU,
EMRE KARAOĞLU,
ERGÜN ÜĞLÜ,
GÜLCE ÇAKIR
Camilerini, köprülerini, hanlarını fotoğrafladığımız Sinan'ı konu alan oyunun ilanını gördüğüm andan itibaren ilgimi çekmişti. Bu sebeple bu ayki tiyatro gününü Koca Sinan'a ayırdım.
Oyun hakkındaki eleştirileri okuduğumda kafamda soru işaratleri oluşsa da oyunu izledikten sonra doğru karar verdiğime kanaat getirdim. Karar verirken kullandığım kriterlerin doğruluğunu bir kere daha test ettim. Sinama, kitap, tiyatro, gezi her ne yapmak istiyorsam eleştirileri okusam bile kendim görmeden okumadan dinlemeden karar vermiyorum. Takip ettiğim belli başı yazarlar var. Mustafa Kutlu, İhsan Oktay, Amin Maalouf vs. Ayrıca konu başlıklarım var. Endülüs, Lale, Fotoğraf, Gezi. Eğer bu maddelerden herhangi birisine giriyorsa kimin ne dediğinin önemi yok. Mimar Sinan'da bu isimlerde birisi.
Oyunu beğendim. Hem de umduğumda çok daha güzeldi. Nedeni sadece Mimar Sinan'a olan ilgim değil. Bir kaç maddede sıralıcam.
Birinci oyunda sarfedilen her cümle özenle seçilmiş. Hepsi hazine niteliğinde. Kimi zaman Sinan'ın ağzından dile geliyor, kimi zaman Süleyman'ın. "Hataların tekrar edilerek yanlışın çözüldüğü nerede görülmüş", "Başladığın işi bitirmekten daha acil ne iş olabilir". Ve not alamadığım için hatırlayamadığım nicesi. Koca Sinan'ın neden Koca Sinan olduğu bu cümlelerde gizli. Oyunun yazarı Cem Günen'in mimar olduğunu öğrendim. Oyunda geçen "önce mühendis olacaksın sonra mimar" sözü daha iyi anlaşılıyor. Bir de ilginç bir anektod var. Yazar, bir gece Sinan’ı rüyasında görmüş. Koca Sinan ona; “Yoksa sen oyunlarında bütün o sözleri, kendin mi yazdın sanıyordun?” demiş. Bu rüya üstüne, yazar; “Takdir edersiniz ki düşümü anlattıktan sonra, oyunumu izleyenlere gönül rahatlıyla; “Hepsini ben yazdım.” diyemem. “Esin yoluyla bana yazdırıldı!” demek de beni aşar.” diyor.
İkinci neden oyunu proje yöneticis gözüyle izlediğimde bana hitap ettikleri. Eleştirilerin başında oyunda bir karmaşanın olduğu, kararkterlerin tanıtılmadığında bahsediliyor. Her proje kendi içinde bir karmaşa değil midir zaten. Süleymaniye'nin yapılışını düşündüğümüzde o günün şartlarında onlarca sanat dalında binlerce işçinin koordinasyonu ile yapılmış. Oyunda tamda bunu yansıtıyor. Sultan Süleymana büyük bir kararlılıkla 2 ay içinde biticeğini söylerken zor anlarda nasıl karar verilmesi gerektiği anlatılıyor. Oyunun bu bölümünde de şeyhinde tavsiye alıyor. Ben dediğinde değil biz olduğunda başarılı olacağını salık veriyor. Sinan bu tavsiye uyduğunda ancak inşaatı bitebileceğine kanaat getiriyor. Modern anlamda bir Mentorluk - Koçluk örneği. Sinan aldığı tavsiyeyi uyguladığında proje yönetimin en kritik rollerinde bir tanesini delegasyon kuralını işletiyor. Her işi kendisi takip etmek yerine güvendiği ustalara karar almada serbest bırakıyor. Sadece aralarında anlaşamadıklarında kendisine gelinmesini söylüyor. Ve kendine başka bir görev biçiyor. İhtiyaç duyulan malzemeni tedariğinin zamanında yapılmasını takip etmekle sorumlu tutuyor. Alın size Tedarik Yönetimi. Küçük Davut isimli mimar çırağına verdiği tavsiyeler ve uymadığı zaman kaza sonucu hayatını kaybetmesi Risk Yönetimi kuralları hatırlatıyor sanki. Sultan Süleyman'ın teftişi sırasında şikayet edilen bir ustayı savunması Kaynak Yönetimini nasıl iyi yaptığının kanıtı. İşçilerinin her birini bir sanatkar ordusunun askeri, kendisini de "Sanat denizinin Kaptan-ı Deryası" olarak görmesi de beni etkileyen anlardan bir tanesiydi. Oyun boyunca bir kere bile proje kelimesi geçmese bile bir çok yerde proje yönetimine örnek çıkartılabilir.
Beğenmeme spep olan üçüncüsü madde ise geçişler arasında opera tadında söylenen şarkılar. Oyun boyunca hiç konuşmayan işçileri canlandıran oyuncular şarkılarla dile geliyorlar sanki. Zaman zaman şarkılarda uyumsuzluk olsada oyuna çok güzel bir renk katıyorlar.
Son olarak kubbesine kadar çıktığım Süleymaniye'nin sahne dekorunda dahi olsa inşa sürecine şahit olmak güzeldi. Çok başarılı sayılmazdı gerçi ama iskelerden başlayıp kemer yapımına kadar kademe kademe aktarılmaya çalışıldı sahnede.
Hem bir Sinan hayranı, hem de bir proje yönetici olarak bu oyunu izlemekten büyük keyif aldım. Eleştirilecek bir tarafı yok mudu ? Elbette bir çok eksikliği söyleyebilirim. Ancak ben elde ettiklerime bakarım. Bir oyunu izlemekten çok daha fazlası vardı benim için.
Bu ayki tiyatromuz Nazım Hikmet'in "Yolcu" isimli oyunu oldu. İsmi ile başlıbaşına ilgiyi hakediyor aslında. Yol sevdamız gezip görmek amaçlı olsada yola ait herşeyin bir değeri var bizim için. Konu itibari ile çok uzak sayılmaz aslında. 1921 yılında ıssız dünya ile iletişim kesilmiş bir tren istasyonunda istasyon şefi, şefin karısı ve makasçı arasında yaşanan, sırada kızırdöndügüde devam eden hayatlar istasyona gelen bir atlı ile bir anda değişir . Bu noktada #YolSözleri'nde paylaştığım Mark Twain'ın bir sözü aklıma geldi. "Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir". Tam da bu durumu anlatıyor oyun. Yoldan gelen kişinin getirdiği haberlerle bakış açıları değişir ve birbirlerine davranışları farklılaşır.
Şef'in yani Bahtiyar Engin'in oyunculuğu üst seviyede. Tecrübesini konuşturmak. Oyunun seyrini değiştiren Atlı Asker'in (Gün Koper) sempatik davranışları seyirciden olumlu karşılandı. 1920'li yıllara göre hem de savaş ortamına göre hayli iddalı bir kadın figürü var. Zaten konuda buraya oturmakta. Makasçının sazını eline alıp canlı türkü söylemesi oyunun sevdiğim bölümlerinden oldu.
Dekor salona girer girmez dikkatinizi çekiyor. Sahneden taşan buz parçaları soğuk kış atmosferini yansıtmakta. Işık, sis ve kar efekleri ile daha içiniz ürperiyor. Biran üşüdüğümü hissettim desem yalan olmaz. İstasyon olurda tren olmaz mı. Önce sadece ses efekti ile işi kotaracaklarını düşünmüştüm. Ancak arka planda küçük oyunca bir trenin geçmesi gerçekte çok hoş oldu.
Bol şiirli ,edebi değeri yüksek, anlam yüklü bir bir oyun oldu. Makasçının ağzından söyletilen bir söz ile bitirelim.
Daha güzel, daha iyi, daha doğru bir dünya...
Otlar, hayvanları değil... Onlar şimdi de güzel.
İnsanların daha iyi daha doğru bir dünya . ( Nazım Hikmet)
Yazan: Nazım Hikmet
Yöneten: Yıldırım Fikret Urağ
Dramaturgi: Hatice Yurtduru
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu
Kostüm Tasarımı: Duygu Türkekul
Efekt: Hanefi Topraktepe
Süre: 1 Saat 30 Dakıka
Oyuncular
Şef : Bahtiyar Engin,
Şefin Karısı : Aslıhan Kandemır,
Atlı : Gün Koper,
Makasçı : Mehmet Avdan
Aralık ayı Mevlana'dan sonra bir değerli şahsiyetin daha hakkın rahmetine kavuştuğu bir ay. 27 Aralık Vatan Şair, Milli Şair, Şairlerin Üstadı Mehmet Akif'in ölüm yıldönümü. Safahatı tekrar tekrar okumanın tam zamanı. Mücadele içinde geçen bir ömrün sahafi sahife dize dize anlatıldığı müthiş bir eser.
Sizin için başka bir teklifim daha olacak. Bu çile dolu hayatın kısa ama en muazzam dönemini anlatan bir oyunu anlatmak ve dahası izlemenizi tavsiye etmek istiyorum. Tiyatro Greyfurt oyuncularının sahnelediği, Akif'in hayatının 1920'den vefatına kadar olan dönemini anlatan müthiş bir oyun. Sultanbeyli Kültür Merkezi'de izleme fırsatı buldum.
Tüyleriniz diken diken izleyiceğiniz oyunda duygularıza hakim olamayıp göz yaşlarınızı salıvereceğinizde emin olabilirsiniz. Ölümlerde bile etkilenmeyen biri olarak uzun zamandır bu kadar duygulanmamıştım. Özellikle İstiklal Marşının yazılması temsil eden bölümde çoşku en üst seviye çıkmıştı.
Ancak bu oyundan bambaşka bir şey daha vardı. Kızı Suat Hanım, Dostları Eşref Edip ve Ali Şükür Bey'lerin eşlik ettiği oyunda kahraman bir Akif'in haricinde insan Akif, baba Akif, arkadaş Akif, sporcu Akif temsil ediliyordu. Hele hele Ali Şükrü Bey'le olan sahnelerde bu kadar hüznün içinde sizi gülümseten hatta kahkaha attıran diyaloglara şahit olacaksınız. İlk başlarında böyle bir oyunda komik sahnelerin olmasını garip karşılasamda Akif'in bir insan olduğunu hatırlattı bana. Acılı bir hayatında yanında muhakkak neşeli halleri de olacaktı.
Akif rolünde Erman Bacak
Oyunu izlemeden önce ilk sürpriz Akif'i oynayan Erman Bacak'ı görmem oldu. Erman'la Çeşme'de tanışmış hatta beraber bir mavi tura çıkmıştık. Müthiş bir oyun çıkardı. Tiyatro Greyfurt genç oyuncularda kurulu başarılı bir ekip. Diğer karakterleri canlandıran oyuncuları da tebrik etmek gerekiyor. Bir çoğu birden fazla karakteri canlandırdı zaman zaman. Özverili çalışmanının mükafatını da seyircilerin yoğun alkışları ile aldılar oyunun sonunda.
İstiklal Marşı'ın yazılması ve mecliste okunması
Basit bir dekor ancak bu kadar işlevsel kullanılabilirdi. Kimi zaman ev oldu kimi zaman matbaa. Kah tren oldu Anadoluyu dolaştı kah kayık oldu Boğaz'ı geçti. Yetmedi Kastamonu'da hutbe okunan minber oldu. Hele hele İstiklal Marşının okunduğu ilk Meclis oldu ki ne kadar anlatsam az.
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi'nin kültür merkezlerinde Aralık sonuna kadar ücretsiz olarak izlenebilmekte. Aşağıdaki linkten Aralık sonuna kadar olan oyun programlarını bulabilirsiniz.
Bıçağa kinlenmek olmaz, çekene kinlenmek hiç olmaz."
Romanların eğlenceleri hayatlarına hüzünlü bir yolculuk yaptım bu akşam. Uzun zamandır Tiyotroya vakit ayıramıyordum. Ani bir kararla en yakın sahne olan Ümranyine Sahnesinde buldum kendimi. Baharda gidilse daha uygun olacak bir oyun vardı. Hıdrellez. Firuze Engin yazdığı ve Ali Yayla'nın yönettiği eğlenceli bir gösteri.
Toplumda tamamen hor görülen ve çingene denilerek aşağılan Roman'lara yönelik iadei itibar niteliğinde bir eser. Vur patlasın çal oynasın denilerek arkasında gizlenen trajediler konu ediniliyor. Romanlar hayatı anlatılırken araya siyasi bir hikaye sıkıştırlmaya çalışılmış. 80 darbesi sonrası yurtdışına kaçmaya çalışan bir siyasinin Romanlar arasında saklanması konu ediniliyor.
Geneli itibari ile eğlenceli bir oyun geçsede bu hikayenin oyunu uzattığını ve zaman zaman sıktığını söyleyebilirim.
Oyunu güzelleştiren iki unsura dikkat çekmek. Birincisi dekor. Tam bir Roman mahallesini hatırlatan bir tasarım olmuş. Özellik evlerin çatılarında müzik aletleri, tavanda ki gül insanı çepçevre sarmalıyor ve oyunu kabul etmenizi sağlıyor. Görsel olarak başarılı bir çalışma.
İkincisi ve en önemlisi ise müzikler ve oyuncuların dansları. Balık Ayna imzalı müzikler tüm oyun boyunca devam etmekte ve bir konserdeymişçine keyif vermekte. Tüm oynak havalara rağmen en çok hoşuma giden ise müzisyenler hüzünlü bir roman türküsü söylemeleri oldu. Oyunda müzik çaldığında göbek attıldı elbette. Sırf bu yüzden bile izlenebilir bu oyun. Hele hele oyuncuların kapanış selamlamalarını da göbek atarak yapmaları belki de hiç biroyunda göremeyeceğim bir an oldu.
Bu ülkenin her bir rengi saygıyı hakettiğini düşünüyorum. Bu nedenle de bu oyunu önemli buluyorum.
Yılın ikinci oyunu için bu ay Haldun Taner sahnesindeydik. Oyun seçimi yaparken içinde fotoğraf geçen oyunu görür görmez kararımı vermiştim aslıda. "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi"'ne gidecektim. Ne oyunla ilgili bir bilgim vardı ne de hikayenin yazarı Ziya Osman Saba. Oyunu izledikten sonra gerçekten mesut bir izleyici olarak ayrıldım sahneden. Hüzünlü de olsa içinde hem fotoğraf hem İstanbul geçen bir oyun seyretmiştim.
Hikayenin kahramanı İstanbul'a sevda derecesinde bağlı bir adam. Sıkıntılı bir hayatın çocukluk döneminde başlayarak belirsiz bir döneminde ama yine karamsar bir havada sonlanıyor. Suriçinde doğan kahramanımız yaşadığı sokakları öyle güzel anlatıyor ki İstanbul sevgisi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Özellikle Galata Köprüsünü ve vapurları anlatırken. İki vurucu cümle hafızamda kaldı. Birinci sokağa tüküren kişiye verilen verilmek istenen cevap : "Bu basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü". İkincisi de İstanbul dışına yaşam zorunda kalınca : İstanbul gazetelere gurbete giden İstanbullulara yazılmış mektuplar değil midir? Neveser vapurunu anlatırken ki ruh hali ise gerçekten görülmeye değer. Onu sanki bir insan anlatıyor. Hele artık iyicene yaşlanıp son seferlerini yapmaya başlayınca eski bir dostu kaybetmişçesine üzülüyor hüzünleniyor.
Başında ve sonunda yer alan fotoğrafçı dışında oyun tek kişilik sayılabilir. Genç oyuncu Uğur Arda Aydın tek kişilik oyun oynamanın zorluğuna rağmen üstesinden büyük bir ustalıkla geliyor. Ara ara seslendirdiği şarkılarla oyuna ayrı bir güzellik katıyor. Uğur Orda oyunda sadece oyunculuk, şarkıcılık yapmıyor üstüne üstlük bir de dekoru değiştirme rolü üstlenmiş. Çok hoşuma giden tekerlekli platformlara sokak görüntüleri ve portreler yansıtılarak hareketli bir dekor tasarlanmış. Daha sonra bu platformlar ters çevrilerek Galata Köprüsüne dönüştürülüyor. İşte tüm bu işleri de oyun içersinde Uğur Arda tek başına yapıyor. Gerçekten tebrik edilmesi gereken bir performans.
Dekorun İlk Hali
Dekor oyun içerisinde bu hale geliyor
Ziya Osman Saba
Oyun Ziya Osman Saba'nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı öykü kitabından derlenerek hazırlamış. Aslında fotoğraf fiziki olarak, sadece kitaba adını veren öyküde yer alsa da anlatılan konu itibari ile tüm şehrin ve insanların fotoğrafını çektiği için pek yanlışta sayılmaz. Öykülerin konusu ile Ziya Osman Saba hayatı paralellik gösteriyor. Oyunda ki bu kötümser havanın sebebi Ziya Osman Saba'nın hayatında yaşadığı çalkantılardan olsa gerek. Çocukluk yılları Osmanlı'nın yıkılış dönemi rastlaması annesini erken yaşta kaybetmesi, Cumhuriyet'in kuruluş sancılarına şahitlik etmesi, ilk eşinin psikolojik sorunları olan kadın olması,en nihayetinde 2.Dünya Savaşının getirdiği sıkıntılar. Bunca problem arasında Ziya Osman Saba sadece edebiyatla huzur buluyor. Döneminin en seçkin yazar ve şairleri ile arkadaşlık kuruyor. Arkadaşları ile birlikte Yedi Meşaleciler adı verilen kendine has bir şiir akımı oluşturuyor.
Uğur Arda Aydın
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı öyküde ise kahramanımız Galata'da fotoğrafçıların bulunduğu bir sokağa yolu düşüyor. Vitrinde mutluluk saçan fotoğraflara bakıp kendi mutsuzluğuna bakıp tekrar mutsuz oluyor. Ve o da bir fotoğraf çektirerek en azında fotoğraflarda mutlu olmak istiyor. Bunun üzerine geçiyor bir fotoğrafçının karşısına. Bundan sonrasını yazarım kendisi anlatsın.
- Tabii durun!
- Kendinizi sıkmayın!
- Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun!
- Güzel sevinçli şeyler düşünün!
Bunu ihtar etmesine hacet yoktu, ben buraya zaten sevinçli düşüncelerle gelmiştim. Şimdi burada çekilecek fotoğrafı belki bir gün sevgilim çantasında taşıyacak... Belki bu resim...
Birden fotoğrafçının sesi, bu sefer biraz daha asabi, yükseldi:
- Lütfen, zorla gülümsemeyin!
...
Birden, fotoğrafçı siyah örtüsünü başından atarak doğruldu. Yüzü hatta biraz terlemişti, ümitsiz bir tavırla:
- Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim, dedi.
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (Şarkılar)
BİR ODA BİR SAAT SESİ
Ziya Osman Saba Şiirleri
***
SEBİL VE GÜVERCİNLER (1943)
Çözülen bir demetten indiler birer birer,
Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun.
Tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun,
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...
Nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber
Geçerken bulmadılar ne bir ot ne bir yosun,
Ürkmeden su içsinler yavaşça, susun, susun!
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...
En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra,
Beyaz boyunlarını uzattılar taslara...
Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.
Şimdi bomboş sebilden selviler bir şey sorar,
Hatırlatır uzayan dem çekişleri rüzgâr
Mermer basamaklarda uçuşur beyaz tüyler.
***
GEÇER ZAMAN (1947)
Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim...
-Doğdugum ev. Rahatlıyacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklasmayın benden, yasâdığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatirlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp herşeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.
Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı...
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!
Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya...
Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.
Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.
Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.
O dolup boşalan göğse...
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.
Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.
Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.
***
BİR ODA BİR SAAT SESİ
Bir oda, içinde bir saat sesi
Hayatın sırtımdan giden pençesi,
Ve beni maziye götüren bir el,
Eski günlerimiz, sessiz ve güzel...
Bulduğum kayıplar, her günkü yerin,
İşte konsol, ayna, köşe minderin,
Seccaden, tesbihin, namaz başörtün.
Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.
Yine ortancalar altı camının,
Dışarda sükûnu yaz akşamının,
Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek.
Kapı çalınacak, babam gelecek...
Cuma akşamlarında bu hafta sıra tiyatroda. 2013'ün ilk oyun seçimini Musahipzade Celal sahnesinde uzun zamandır görmek istediğim Anton Çehov'un yazdığı piyeslerden Vişne Bahçesi'ni seçtim.
Vişne Bahçesi, 1800'lü yılların sonunda Çarlık Rusya'sının çökmeye başladığı bir dönemde geçiyor. Rusya'nın batılılaşma serüvenine atıfta bulunuyor. Varlıklarını kaybeden aristokratlarla birlikte zenginleşen köylülerin ve fakir devrimcilerin iç içe anlatıldığı bir konusu var. Bu nedenle Çehov'un Rusya tarihini küçük bir hikayenin içinde anlattığı belirtilmektedir. Diğer bir görüşte Çehov'un tıp eğitiminde dolayı bir hastalığın teşhis edilmesi gibi Rusya'ya bir doktor gözüyle baktığı yönündedir. Çehov kendi hikayesi dram gibi gözükse komedi olarak tanımlamış. Şarlotta karakterinin yer almasını bu nedenle galiba.
Batılılaşma hareketlerinde Rusya batılılaşması ile Osmanlı batılılaşmasının benzerliğinde dolayı anlatılan hikaye günümüz Türkiye'si ile rahatlıkla ilişki kurulabiliyor. Özellikle tüccar karakteri tipik bir Türk müteahhit profili çiziyor. Değişime direnen çiftlik sahibesi ise oturdukları yalı ve köşkleri yeni yetme zenginlere kaptıran paşazadelere benzetilebilir. Konu itibari ile ana metinde uzaklaşılarak günümüze uyarlandığı çok açık anlaşılmakta.
Engin Alkan'nın aynı zaman yönetmeni olduğu oyunda performansı oldukça yüksekti. Özellikle tüccar Yermolay Alekseyeviç rolüyle oyunun en güçlü karakteriydi. Yemek masasının üzerine çıkarak yaptığı tirad ise en etkileyici sahneydi. Tecrübeli oyuncu Erhan Abir'in canlandırdığı yaşlı uşak Firs'in ölümünü anlatan kapanış bölümü kayda değer sahnelerden biriydi.
Dekor çok basit olarak bir köşkü simgeleyen tahta duvarlardan ve bir masadan ibaret olsa da vişne ağacını temsilen kök şeklinde bir tavan süsü büyük dikkat çekiyordu. Oyunda beğendim en güzel görsel sahneler bu tavan süsü ve ışıklarla yapılan gölgelendirmeler oldu. Oyunun bir bölümünde köşkün yıkılmasını sembolize etmek için duvarlardan tahta parçaları düşmeye başladı. Buda dekor seçimi için artı bir puan oldu. Oyunda gözüme batan bir tek kostüm tasarımları oldu. Ana karakterlerin kıyafetleri dönemini abartılı bir şekilde anlatsa da yardımcı karakterlerde bir o kadar zayıf kalmış.
Candostum Yavuz Alper'le birlikte eğlenceli bir akşam geçirdik. Güzel bir oyun seyretmiş olmamızla birlikte oyun öncesi yediğimiz kokoreç ve Doğancılar'dan Salacak sahillerini gören şirin bir kafede içtiğimiz çay ve ev yapımı kurabiyeler günün akılda kalan lezzetleri oldu.